Peygamber efendimiz(sav)çanakkalede

1) Savaş zamnında bir Osmanlı Türkü Hacca gider. Orada Osmanlı aşığı bir hintli adamla tanışır. bu adamı ne zaman görse adam sürekli ağlayıp duruyor. sürekli ağlıyor.

Bir gün Türk olan adam yanına gider ve derki neden sürekli ağlıyorsun. Peygamerin evine gelmişsin mutlu olman gerekirken sen ne diye ağlıyorun diye sorar.

Adamcağız anlatmaya başlar. Ben Rasulü hissetmiyorum. Onun varlığını hissedemiyorum benim kalp gözüm kapanmış sanırım. ondan ağlayıp duruyorum der.

Türk hacı çok şaşırır tabii. Yatıştırmaya çalışır.

O günün akşamında türk hacı bir rüya görür.

Rüyasında Hz. Peygamber ona şöyle seslenir.

O arkadaşına söyleyiver. Ümmetim Çanakkale'de Cihadda iken benim burada olmam zaten beklenemez.

Biz Çanakkale'deyiz der.

2) Yetiş ya Muhammed Kur-an'ın elden gidiyor!

Çanakkale en zorlu günlerinden birini geçiriyor. Küffar ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basmıştır, ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır. Şimdi bu subaylardan birine kulak verelim.

Alman Subay Sanders anlatıyor:

Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu.
Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk.

Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir ses geldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:
–Şu koşan asker ne diyor?
–Komutanım! "Yetiş ya Muhammed Kitabın elden gidiyor!" diye bağırıyor.

Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu.

# Posted on Saturday, 03 October 2009 at 10:28 AM

Edited on Saturday, 03 October 2009 at 10:46 AM

Hz. Muhammed in Mezarını Yıkılmaktan ATATÜRK Kurtardı

Suudiler Peygamberin mezarını yıkmak üzereymiş. Atatürk bunu haber almış ve Suudileri titreten bir telgraf çekmiş.

Suudiler 1926 yılında kendi sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkma kararı alır. İşin en ilginç yanı Hz. Muhammed'in mezarının da Suudi sınırları içerisinde olmasıdır. Ancak Atatürk öyle bir telgraf çeker ki, Suudiler mezarın tek bir taşına bile dokunamazlar.

Nevzat Yalçıntaş'ın anekdotunu Can Ataklı köşesinden şöyle aktarıyor:

TEK TAŞINA DOKUNURSANIZ ORDUMU GÖNDERİRİM

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed'in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, 'Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim' demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed'in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi. Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed'in mezarı da olmayacaktı

O BELGE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Yalçıntaş anlatıyor: “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey'in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta 'Hazreti Muhammed'in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim' anlamına gelen cümleler vardı.”

ZAMANINDA FAHRETTİN PAŞA MEZARI TERK ETMEMİŞ

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed'in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa'nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler'in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed'in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

BELGEYİ AÇIKLAMAMIŞLAR

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş'ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen'e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı'ndaki Milli Güvenlik Konseyi'nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk'ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed'in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

HZ. MUHAMMED MESCİDİ NEBEVİ'DE YATIYOR

Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine'de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi'nin içinde.

Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine'de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi'nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

Arabistan'da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed'in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O'nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed'in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

Atatürk'ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi'nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed'in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed'le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe'nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

# Posted on Monday, 21 September 2009 at 12:23 PM

ÜLKÜCÜ OLUNMAZ ÜLKÜCÜ DOGULUR

Gençler!

Dünya hizla degisiyor. Dünün modasinda Arnavutçu, Çinci, Rusçu olmak vardir. Bugünün modasi Türk'ü bölmek; Lazci olun, Çerkezci olun, Kürtçü olun...
Bakarsiniz size bir sey kalmaz. Gözünüzü dört açin..."Bal" dagitilan yere tasla "at" binilen yere süsle gidin. Ragbet görmek istiyorsaniz üç kagitçi, hayâlî ihracatçi olun; bazan arici, bazan atçi olun,yeri geldimi ampulcü olun.

Ülkücü olmayın sakın!

Stresinizi atmak için Uludaga çikin, kayakçi olun, çifte pasaportlu kaçakçi olun!
Zor islere heveslenmeyin kolayci olun; hergün parti düzenleyip çayci olun.

Ülkücü olmayın sakın!

Dedeniz savas zengini, babaniz vergi kaçakçisi ise, siz de ayni yolda devam edin; vurkaççi olun, kapççi olun.

Ülkücü olmayın sakın!

Ípe un serin uncu, yola tel gerin yüncü olun!
Yumurtlamayan tavuga yem vermeyin, düseni kaldirmayin.
"Ínsanlik yapmak" para kazandirmiyor; fitneci olun, fesatçi olun.
"Kaziyin" kazanin, çalin kazanin, kandirin kazanin; tombalaci olun, barbutçu olun!
Türklükmüs, müslümanlikmis! Ne yapacaksiniz böyle lüzumsuz (!) isleri. "Bir tarla bostan, yan gel Osman" akimina uyun. Kartpostal biriktirin, pul toplayin; pulcu olun, ot'çu olun.
Vatan diskoteklerden kurtarilacaktir; kahvehanelerden yönetilecektir. Nemelazimci olun, hapçi olun, rapçi olun.

Ülkücü olmayın sakın!

Paylasmadan yiyin, ter dökmeden giyin; yutçu olun.
Ülkücülük çile demek, dert demek. "Zehirle pismis as" yemektir. Ülkücülükte en büyük eglence azap çekmektir. Ciliz omuzlariniza bir milletin kaderini yüklerseniz, seyrettiginiz filmden, içtiginiz çaydan, gördügünüz rüyadan tat alamazsiniz.
Ülkücülügün nimeti küfletinden fazla degildir.
Dikenlerle dolu olan bu yolun sonunda bir cennet gizlidir ama, bu cennet dünyayi imtihan alani olarak kabul edenlerin olacaktir.
Bu kadar inançli, bu kadar sabirli ve dayanikli misiniz?

Gençler!

Yasamayi seviyorsaniz hayatçi, zora gelemiyorsaniz "eyvallahçi" olun.

Ülkücü olmayın sakın!
Ülkücü olmayın sakın!

# Posted on Tuesday, 16 June 2009 at 9:27 AM

Edited on Tuesday, 16 June 2009 at 10:20 AM

Devlet Bahçeli

Devlet Bahçeli
İlk öğrenimini, 1948'de dünyaya geldiği Osmaniye'de, orta öğrenimini de İstanbul'da tamamlayan Bahçeli, lisenin ilk senesini, Emirgan Akgün Koleji'nde geçirmesinin ardından, lise diplomasını, ikinci sınıfta geçtiği Etiler Özel Ata Lisesi'nden aldı. Daha sonra, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde üniversiteye başladı. 1967 senesinde, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenciliği devam ederken, Ülkü Ocakları kurucusu ve yöneticisi olarak görev alan ve 1970 - 1971 yıllarını kapsayan dönemde Türkiye Milli Talebe Federasyonu Genel Sekreterliği yapan Bahçeli, aktif olarak siyasi faaliyetleri yürütmesinin yanı sıra, akademik çalışmalarını da sürdürdü. 1972 yılından başlayarak, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler akademisi ve bağlı Yüksek Okullarda İktisat Bölümü asistanı olarak görev alan Bahçeli, 1970'li yıllarda, Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneği'nin kurucuları aralında da yer alan Bahçeli, burada genel başkanlık görevi de üstlendi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde iktisat doktorası yaptı ve aynı üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Politikasında Ana Bilim Dalı'nda 1987 yılına kadar öğretim üyeliği görevine devam eden Devlet Bahçeli, bu süre zarfında, Türkiye ve dünya ekonomisi, Türk Tarihi ve dış politika, Türk - İslam alemi gibi konularına yönelerek, bu alanlarda kendini geliştirdi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra tutuklanarak cezaevlerine konan MHP ve Ülkücü kuruluşların yöneticileri ile mensuplarının yanında yer alan Bahçeli, ülkücü kadroların yetişmesinde çeşitli görevler de üstlendi. Alparslan Türkeş tarafından göreve çağırılması üzerine, 17 Nisan 1987'de, üniversitesindeki öğretim üyeliği görevinden istifa eden ve 19 Nisan 1987'deki, MÇP Büyük Kurultayı'nda parti yönetimine seçilen Bahçeli, daha sonra Genel Sekreterlik görevine getirildi. MÇP ve MHP'nin yönetim kadrolarında uzun yıllardır Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı, Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği, Merkez Karar Kurulu Üyeliği, Genel Başkan Baş-Danışmanlığı gibi görevler üstlenen Bahçeli, Alparslan Türkeş'in, 4 Nisan 1997'de ölümünün ardından, 6 Temmuz 1997 tarihinde yapılan MHP 5. Olağanüstü Kongresi sonrasında Genel Başkanlığa geldi. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimlerde, oyların yüzde 18.2'sini alan ve 127 milletvekili ile Meclis'te yer bulan MHP'nin, ikinci parti olması sonucunda,DSP ve ANAP ile koalisyon hükümetinde başbakan yardımcılığına gelen Bahçeli, 28 Mayıs 1999 - 18 Kasım 2002 tarihleri arasında bu görevi yerine getirdi. 5 Kasım 2000 Olağan Kongresi'nde tekrar Genel Başkan seçilen Bahçeli MHP'nin, 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerde yüzde 8.34 oy alarak, Meclis dışında kaldı. Genel Başkan Devlet Bahçeli, görevinden istifa kararı aldı. Daha sonra 12 Ekim 2003 tarihindeki MHP Olağan Kongresi'nde yeniden Genel Başkan seçilen Bahçeli, halen bu görevini sürdürmektedir.

# Posted on Monday, 15 June 2009 at 11:08 AM

Edited on Monday, 15 June 2009 at 11:20 AM

Ayse Nur

Ayse Nur
C'est ma petite soeur. Bu benim kucuk kiz kardesim oluyor. Bu siir butun Asenalar icin : "Sayende nesiller dönecek öze. Seninle bu Dava cikacak düze. Bosuna Asena demedik size.Gözlerimde nursunuz basimda tacim. Övgülere layik Ülkücü bacim. Siz nene hatunun torunusunuz. Kara fatmalarin sag kolusunuz. Ülkücü hareketin umudusunuz. Gözlerimde nursunuz basimda tacim. Iftihar ettigim Ülkücü bacim. Vurulan gardasimin yarasini sardiniz. Sehit Alperenimin ardindan agladiniz. Bagriniza tas basip karalar bagladiniz. Gözlerimde nursunuz basimda tacim. Elleri öpülesi Ülkücü bacim. Yaralara merhemsiniz dertlere doktor. Bizim üstümüzde hakkiniz coktur. Davaya hizmette denginiz yoktur. Gözlerimde nursunuz basimda tacim. Dermanim tabibim Ülkücü bacim. Hayalimde sekkilenir mazideki anilar. Vatan deyip Sehit düsen delikanlilar. Özmen,lere agit yakan can Ülkücanlar. Gözlerimde nursunuz basimda tacim. Cilekes cefakär Ülkücü bacim. Sizlere minnettardir bunca Ülküdasiniz. Dik tutun göklere ersin basiniz. Kurban olsun size bu ulkucu gardasiniz. Gözlerimde nursunuz basimda tacim. iffet abidesi Ülkücü bacim."

# Posted on Thursday, 11 June 2009 at 10:05 AM

Edited on Tuesday, 16 June 2009 at 10:46 AM

Ibrahim

Ibrahim
C'est mon petit frére Ibrahim. Un petit beau gosse.

# Posted on Saturday, 06 June 2009 at 9:17 PM

Edited on Monday, 08 June 2009 at 8:01 PM

Istanbulun fethi hic bu kadar guzel anlatirmamistir

Fatih Sultan Mehmed padişah, olduktan sonra ilk iş olarak, devamlı ayaklanma çıkaran Karamanoğlu Beyliğine karşı sefere çıktı. Karamanoğlu İbrahim Bey af diledi. Fatih İstanbul'un fethini düşündüğü için onu bağışladı. Fatih Sultan Mehmed, büyük gayesini gerçekleştirmek için, Macarlara, Sırplara ve Bizanslılara karşı yumuşak davranıyordu. Amacı Haçlıların birleşmesini önlemek, onları tahrik etmemek ve zaman kazanmaktı. Bin yıllık tarihinin sonuna gelmiş olan Bizans küçüle küçüle sadece İstanbul şehrinin sınırları içinde hüküm süren bir devlet durumuna düşmüştü. Ancak buna rağmen Bizans'ın varlığı, Balkanlardaki Türk hakimiyeti açısından tehlikeli oluyordu. Bizans İmparatorları, Anadolu'daki çeşitli siyasi güçleri de Osmanlı aleyhine kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht kavgalarına karışıp devletin iç düzenini bozuyorlardı. İstanbul'un Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altında girmesi, ticari ve kültürel yönden önemli bir avantajın daha ele geçirilmesi demekti. Boğazlar tam anlamıyla kontrol altına alınacak ve bu sayede, Karadeniz ticaret yolları ele geçirilmiş olacaktı. Karamanoğulları meselesini çözen Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi için gerekli hazırlıklara başladı. Devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Osmanlılara sığınan Macar Urban Edirne'de top dökümü işiyle görevlendirildi. "Şahi" adı verilen bu topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi (havan topu) yapılan hazırlıklar arasındaydı. Yaptırılan bu büyük toplar İstanbul'un fethedilmesinde önemli rol oynadı. Yıldırım Bayezid'in İstanbul kuşatması sırasında yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına, Rumeli Hisarı (Boğazkesen) inşa edildi. Bu sayede Boğazlar'ın kontrolü sağlanacak, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmış olacaktı. 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora'ya gönderildi ve İstanbul'a yardım gelmesi engellendi. Eflak ve Sırbistan ile var olan barış antlaşmaları yenilendi. Macarlarla da üç yıllık bir antlaşma yapıldı. Osmanlıların bu hazırlıkları karşısında, Bizanslılar da boş durmuyordu. Surlar sağlamlaştırılıyor ve şehre yiyecek depolanıyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç'e bir zincir gerdirerek, buradan gelecek tehlikeyi önlemeye çalıştı. Aynı zamanda Haçlı dünyasından yardım isteniyor, Papa ise yapacağı yardım karşısında Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Ancak Katoliklerden nefret eden Ortodoks Rumlar, Roma kilisesine bağlanmak istemiyor, "İstanbul'da Kardinal Külahı görmektense, Türk sarığı görmeye razıyız" diyorlardı. Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans İmparatoru Konstantin'e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat İmparatordan gelen savaşa hazırız mesajı üzerine, İstanbul'un kara surları önüne gelen Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453'de kuşatmayı başlattı. Osmanlı donanması ise Haliç'in girişinde ve Sarayburnu önünde demirlemişti. Ordu; merkez, sağ ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisan'da yapılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Topkapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı. Osmanlı Ordusundaki er sayısı 150.000 ile 200.000 arasındaydı. Bu kuvvetlere Rumeli ve Anadolu beylerine bağlı çeşitli kuvvetler de katılmıştı. Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar şehri koruyan surların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı. Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans'a yardım ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında yeterince kullanılamadığını ve bu yüzden kuşatmanın uzadığını düşünüyordu. İstanbul'un Haliç tarafındaki surlarının zayıf olduğu biliniyordu. Bizans bu bölgeye zinciri bu nedenle germişti. Yüksekten atılan taş gülleler Bizans donanmasından bazı gemileri batırmıştı fakat bir kısım donanmanın Haliç'e indirilmesi kesin olarak gerekliydi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethedilmesini kolaylaştıracak önemli kararını verdi. Osmanlı donanmasına ait bazı gemiler karadan çekilerek Haliç'e indirilecekti. Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa'ya kadar ulaşan bir güzergah üzerine kızaklar yerleştirildi. Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sade yağ ve domuz yağı alınarak kızaklar yağlandı. 21-22 Nisan gecesi 67(yada 72) parça gemi düzeltilmiş yoldan Haliç'e indirildi. Haliç'teki Türk donanmasına ait toplar, surları dövmeye başladı. Ciddi çarpışmalar cereyan etti. Bundan sonraki günlerde top savaşı, ok, tüfek atışları, lağım kazmalar, büyük ve hareketli savaş kulelerinin surlara saldırıları devam etti. Kuşatmanın uzun sürmesi ve kesin başarıya ulaşılamaması askerler arasında endişe yarattı. Ancak, İstanbul'u her ne şartta olursa olsun almaya kararlı olan Fatih Sultan Mehmed kumandanların ve alimlerin de bulunduğu bir toplantı düzenledi. Cesaretlendirici bir konuşma yaptıktan sonra, 29 Mayıs'ta genel saldırının yapılacağına dair kararını açıkladı. Çarpışmalar sırasında Bizans'ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmaya başlamıştı. Surlar içerisine küçük sızmalar oluyor, ancak geri püskürtülüyordu. İlk defa Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının şehit olmak pahasına tutunmayı başardıkları İstanbul surları, artık direnemiyordu. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayıs'ta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun 1125 yıllık başkenti olan İstanbul, 29 Mayıs 1453 salı günü fethedildi. İstanbul'un fethi, çok önemli sonuçları da beraberinde getirdi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, İslam'ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hıristiyan birliğini bozmak amacıyla Avrupa üzerine bir çok seferler düzenledi. Sırbistan (1454,1459), Mora (1460), Eflak (1462), Boğdan (1476), Bosna-Hersek, Arnavutluk, Venedik (1463-1479), İtalya (1480) ve Macaristan seferleriyle Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'daki hakimiyetini pekiştirdi. Sırbistan Krallığı tamamen ortadan kaldırılıp Osmanlı sancağı haline getirildi, Mora tamamen fethedildi, Eflak Osmanlı eyaleti yapıldı, Bosna tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı, Arnavutluk ele geçirildi. 16 yıl süren Osmanlı-Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. İtalya'ya yapılan sefer sırasında Roma'nın fethi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto, fethedildi ancak Fatih Sultan Mehmed'in ölümü üzerine geri kaybedildi.

# Posted on Saturday, 30 May 2009 at 5:25 PM

Bir TüRkÜ naSiL TaNirsiNizZZ???!

Bir TüRkÜ naSiL TaNirsiNizZZ???!
_* Tek abdestle bes vakit namaz kilmak için iki büklüm kivranan kisi tabii ki Türk'tür.

_* Desenlerini çok begenerek aldigi yeni bir mobilyanin üstünü baska bir örtü örterek kullanan kisi Türk'tür.

_* Çayi, çay tabagina döküp içen bir Türk degil midir?

_* Geçirdigi bir trafik kazasindan sonra kanlar içinde çikip, çarpilmis arabasina üzülen kisi Türk'tür. ( mdr kardesim, c kome moi oué kiz kavga edersem prend mon sac ya mon portable dedans kirilirsa vallah babam bi daha almaz ,kafami degil cebi dusunuoz ;)

_* Tüp kaçiriyor mu, kaçirmiyor mu diye kibrit yakip kontrol eden Türk'ten baskasi olabilir mi?

_* Yemekte eti biçakla degil, çatalin yaniyla kesmeye çalisan bir kisi görürseniz gözlerinden öpün, o bir Türk'tür.

_* Kirmizi isikta durdugunuz için size ancak bir Türk bagirabilir.

_* Otoyolda, otomobilin gaz pedalina tugla koyup, yorulmadan kullanma fikri bir Türk'ündür.

_* Ancak bir Türk, Cola'yi çalkalayip fiskirtarak asitsiz içmeyi akil edebilir.

_* Elektonik hesap makinesini, uzaktan kumandasini naylona sarmis, üzerine de ambalaj lastigi geçirmis birini görürseniz hemen boynuna sarilin. Türk'tür o.

_* On yillik bir otomobilin koltuk ambalaj naylonlarini çikarmadan kullanmabecerisini ancak Türkler gösterebilir.

_* işinde iyi olan birisini överken hakaretle iltifat eden bir Türk'ten başkası olamaz. (şerefsizin oğlu ne iş yapmış be kardeşim, helal olsun) [he vallah ]

_* Ancak bir Türk aracın sinyal lambaları dururken kolunu çıkararak "dönüyorum" hareketi yapabilir.

_* Yemeğin etini en sona bırakan kişi tabi ki Türk'tür.

_ * Ancak bir Türk trafık ışıkları kırmızıdan yeşile döndügünde önündeki herkesi salak sanarak kornaya basabilir.

_* Dingildeyen bir masanın ayağına kağıt şıkıştırma fikri bir Türk'ündür.

_* Dişlerinin arasindan "viij viij" diye ses çıkaran birini görürseniz selam verebilirsiniz çünkü o kesinlikle Türk'tür.

_* Tv'de film seyrederken filmin oyuncularıyla muhatap olan (dur oraya gitme öldürecekler seni) Türk sinema severlerdir.(mdrr ebem gibi)

_* Ancak bir Türk kulağını kalem ya da örgü şişiyle karıştırabilir.

_* Arabasına öküz, köpek, horoz sesli korna taktırma fikrinin patenti bir Türk'e aittir.

_* Gazete kağıdını en iyi sekilde kullanan Türk'tür(Cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi) mdrr

_* Ancak bir Türk kadını, denize dikkat çekmemek için elbiseleriyle girip, bütün dikkatleri üzerine çekebilir.

_ * Plastik yogurt kabını saksı yapan elbette ki Türk'tür.(mdr surtout o bled )

_* Arabasının arkasına yazı yazan bir Türk değil de nedir? (Rahmetli de sollardı,)

_* Uçakta bulunan tanıdıklarına uçak havalandıktan sonra görmeyecegini bildigi halde el sallayan birini görürseniz hemen boynuna sarılın çünkü o Türk'tür. mdr

_* Çignedigi sakızı daha sonra çiğnemek üzere kafasındaki tülbente yapıstıran bir Türk kadınından baskası değildir (yaniiiiiii))

# Posted on Saturday, 16 May 2009 at 8:56 PM

Vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?

Vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya geçtikten ve Erzurum Kongresi'ni yaptıktan sonra Sivas'a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.

Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk'ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.

Atatürk'ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna:

- Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.

Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:

- Sık sık sana gelen kimdir?

- Babam!...

- Ne istiyor?

Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:

- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki, vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?

# Posted on Saturday, 16 May 2009 at 8:39 PM

La famille

La famille
Bon la on peut voir mon petit frére yildirem qui etait super maigre (normal il déprimé). Assie devant lui se trouve ma mére. Bah elle est toujours belle. Les deux autres sont Cihat abi et assie devant lui se trouve Emine teyse.

# Posted on Wednesday, 06 May 2009 at 3:58 PM

Edited on Wednesday, 06 May 2009 at 4:40 PM